Yazmak için çok yorgunum.
Merhaba.
Nasılsınız?
Ben uzun süredir çok yorgunum.
Hem abartılmaya lüzumu olmayan bedensel bir yorgunluk hem de ağır bir zihinsel yorgunluk var üzerimde. Hayatım bir ara bir yerlerinde durma noktasına geldi ve galiba durdu. 3-4 aydır öyle takılıyorum kendimce. İşe gidiyorum, yüksek lisans derslerime devam ediyorum, bolca uyuyorum, Stephen King okuyorum (daha önce aklım neredeydi!), Netflix izliyorum ve birkaç bir şey daha.
O kadar çok uyuyorum ki...
Akşam 9-10 gibi yatıyor sabah 8'e doğru kalkıyorum. Gereksiz derecede fazla uyumama rağmen uyandığımda hep yorgun oluyorum. Bu usanmış ve her şeyi boşvermiş halimden inanın ben de bıktım! 3-4 aydır saçma sapan davrandığım için kendimle aram iyi değil anlayacağınız. Ruhum birbiri ile kavga eden iki parçaya ayrıldığı ve bir parçası hayattan zevk almayı bırakarak hayat amacını kaybettiği için bu yazımın edebi anlamda diğer yazılarım gibi süslü olmasını beklemeyin. Kendime gelebilmem için kendimle savaşmakla meşgulüm.
Bu süreçte çok başarılı filmler ve diziler de izledim.
Vasat olanlarını da bünyeme soktum. En nefret ettiğim şeydir halbuki başarısız bir yapıma vaktimi ayırmak. Emek kısmına girmeyelim, her şeye emek veriyoruz. Mesela bazı yönetmenler çok, bazı yönetmenler az emek verirler(!) Hiç çekilmemesi de bir ihtimal, bunu düşünebilirlerdi. Çekmeselerdi bir sürü para boş yere harcanmaz ve bir çöplüğü daha sinema dünyasına kazandırmazlardı. Ne gerek vardı! Yine masa örtüsünün kenarından aşağıya düşen bir damlaya dönüştü yazım.
Masa örtüsüne tekrar tırmanacak olursam en çok Bokeh'ten etkilendim. Şu sıralardaki parçalanmış ruh hallerime oldukça uygun çünkü. Spoiler vermek istemiyorum ama sonu beni oldukça fazla şaşırttı. Standart bilim kurgu türlerinden bir tanesi: Dünya'daki her insan evladı ortadan kaybolur ve sadece bir kadın veya bir erkek veya bir kadın ve bir erkek hayatta kalır. Tabi bunları, çocuk faktörünü ve başka insanları (bkz. The Last Man on Earth) ekleyerek de türetebiliriz. Bokeh, İzlanda'ya (ah buz gibi mis topraklar) seyahate gitmiş Amerikalı bir çiftin bu senaryoda nasıl tepkiler verebileceklerini ve nasıl davranabileceklerini işliyor. Görüntü ve atmosfer o kadar iyi ki!
Yazar Andrew Sullivan ve yönetmen Geoffrey Orthwein birlikte yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı filmleri Bokeh'i izlerken; İzlanda'nın güzelliklerine ve kendi yalnızlıklarına hapsolmuş çift ile, ada ve dünya kadar ıssız hissettim ben de kendimi. Beklediğimin aksine erkek bu senaryoda oldukça iyimser ve kendisine biçilmiş olan rolü oynarken; kadındaki parçalanmaları, umudun ve umutsuzluğun çırpınışlarını görebiliyorsunuz. Bu durağan ve post-apokaliptik dünyada durmadan ben olsam ne yapardım diye kendimi sorgularken aynı zamanda huzur buldum ve dinlendim. Nasıl ki karakterler sessiz bir dünyada cevaplar aradıkları bir yolculuğa çıktıysa ben de kendi içimde cevaplar aradığım bir yolculuğa çıktım. Bokeh, dünyadaki ve yaşamdaki her şeyin anlamsız olduğu noktalara çıktığında ben de aynı varoluşsal anlamsızlığı hissettim. Karakterlerin, yalnızlaşmış bu dünyaya karşı verdikleri tepkilerini ve sergiledikleri davranışlarını da gayet doğal buldum açıkçası.
Ve damla masa örtüsünden kayarak yere düştü.
Uzun süredir çok sıkılıyorum.
Hiç yeni bir içerik üretmiyorum, işim ve derslerim dışında tabi. O klasik "memur hayatı" döngüsüne girdim galiba. Biliyoruz artık, anladık hayatın inişlerden ve çıkışlardan oluştuğunu. Şu sıra genelde basamaklardan aşağıya yuvarlanıyorum. Ve "muhteşem" çıkışımı bekliyorum. Umarım çok uzun bir zaman sonra gelmez daha yakın bir gelecekte uğrar bana. Tüm sosyal medya hesaplarımı, bloglarımı ve YouTube kanalımı boşladım. Issız birer sokak şimdi hepsi. Biri herhangi bir hesabımı ele geçirse ruhum duymayacak gibi geliyor bazen. Kendimde o yeniden başlama ve tüm mecralarda planlı, programlı insanların soytarısı olacağım içerikler üretebilme cesaretini bulamıyorum. İsteğim de kalmadı açıkçası. "So what?" havalarındayım.
Kendimle yüzleşmekten korkuyorum.
Odamın sadece kullandığım kısımlarını toparlıyor, gerisine dokunmuyorum. İşte, öğlenleri yemeğe çıkmıyor, evden getirip yalnız başıma ofisimde yiyorum. Bol bol çevrim içi alışveriş yapıyorum ve kargolarım geldiğinde tebessüm bile etmiyorum. Bir şeyi beğenmiş ve satın almış olmanın ve o şeye kavuşmanın nasıl bir his olduğunu unuttum.
Belki de yaratıcılığım kış uykusuna yatıyordur ha, ne dersiniz?
Kalemimin ve uzun süredir yapmayı bıraktığım işlerdeki "iş yapış" şeklimin gerilediğine hiç mi hiç şüphe yok. Asgari miktarda ve bana verilen standart formatta iş ve okul çerçevesinde içerikler ürettiğimden bir nevi yine makinalaştığım korkusuna kapılıyorum. Bu sığ hayat döngümde kendim için yeni hiçbir şey üretmiyorum. Kitap da okumuyor olsaydım ölürdüm herhalde! En azından başkalarının ürettiklerini okumak, sayfalara, mekanlara, eşyalara, hikayeye, kurguya, karakterlere, diyaloglara; yazarın üslubuna, ruhuna, hislerine, dünyasına ve heyecanına karışmak bana iyi geliyor. Kitabı elime aldığımda onun dünyasında kaybolmak kendi dünyamda da kaybolmamı sağlıyor.
İlham mı dersiniz yazma isteği mi motivasyon mu enerji mi bilmiyorum? Onlar benden gitti işte, hepsi aynı şey.
Üretmeye duyduğum açlık içimde bir anda kurudu. Bir anda tak diye tüm damarlarımdan çekildi. Bir anda kestim içerik üretmeyi, yavaş yavaş bir çöküş de olmadı. Kendime bile şaşırdım. Yılda bir kere oluyordu bu bana ama genellikle yavaş yavaş seyrelterek bırakıyordum içerik üretmeyi. Bir anda her yeri terk ettiğim ve bir daha dönmek istemediğim hiç olmamıştı. Her gittiğimde döneceğimi bilerek gidiyordum bu sefer hiçbir istek veya tetikleyici bir neden bulamıyorum. Dönmek için...
Yazmak için çok yorgunum.
İnsanlar nereden buluyorlar her gün üretecekleri içerikler için zamanı, motivasyonu, enerjiyi ve tüketicilerden gelecek geri bildirimlere karşı hazır olma gücünü... Stephen King, Misery(Sadist)'de "Yazmak, yazarın mastürbasyondur." gibi bir ifade kullanmıştı Paul Sheldon üzerinden. Hiç bu açıdan bakmamıştım bu olaya. Tiki kızların "Ben kendim için üretiyorum, kimse için değil!" dediğini duyar gibiyiz. İnsan olmanın ne demek olduğunu keşfetmekten aciz insancıkları evrenimizin dışında tutuyorum. Gerçek yazarlar ve gerçek üreticiler onlar her şeyden önce kendileri için üretirler.
Paradan, statüden, hayranlardan da öte kendilerini tatmin etmek için. Son paragrafın son cümlesine noktayı koyup uzaklaşarak ürettikleri şahesere kendileriyle gurur duyarak bakabilmek için yazarlar. Kelimelerin ve birleştiklerinde cümlelerin lezzetine doyamazlar. Ve şöyle derler: "O kadar iyi oldu ki!" Gerçek bir yazarın bence tüm ruhunda hissettiği şey budur: kendisi için yazmak.
İyi ki Organik Karalamalar var. Vallahi reklam değil. Burası bir avuç insanın sebebini bilemediğim bir şekilde ziyaret ettiği bir sığınak sadece. İyi ki kendim için bu sığınağı inşa etmişim. Bağırma yastığı gibi içimi dökmek istediğimde uğrayıp sesim kısılana kadar bağırabildiğim bir yerim var.
Kendim için yazabildiğim bir yerim var!
Nasılsınız?
Ben uzun süredir çok yorgunum.
Hem abartılmaya lüzumu olmayan bedensel bir yorgunluk hem de ağır bir zihinsel yorgunluk var üzerimde. Hayatım bir ara bir yerlerinde durma noktasına geldi ve galiba durdu. 3-4 aydır öyle takılıyorum kendimce. İşe gidiyorum, yüksek lisans derslerime devam ediyorum, bolca uyuyorum, Stephen King okuyorum (daha önce aklım neredeydi!), Netflix izliyorum ve birkaç bir şey daha.
O kadar çok uyuyorum ki...
Akşam 9-10 gibi yatıyor sabah 8'e doğru kalkıyorum. Gereksiz derecede fazla uyumama rağmen uyandığımda hep yorgun oluyorum. Bu usanmış ve her şeyi boşvermiş halimden inanın ben de bıktım! 3-4 aydır saçma sapan davrandığım için kendimle aram iyi değil anlayacağınız. Ruhum birbiri ile kavga eden iki parçaya ayrıldığı ve bir parçası hayattan zevk almayı bırakarak hayat amacını kaybettiği için bu yazımın edebi anlamda diğer yazılarım gibi süslü olmasını beklemeyin. Kendime gelebilmem için kendimle savaşmakla meşgulüm.
Bu süreçte çok başarılı filmler ve diziler de izledim.
Vasat olanlarını da bünyeme soktum. En nefret ettiğim şeydir halbuki başarısız bir yapıma vaktimi ayırmak. Emek kısmına girmeyelim, her şeye emek veriyoruz. Mesela bazı yönetmenler çok, bazı yönetmenler az emek verirler(!) Hiç çekilmemesi de bir ihtimal, bunu düşünebilirlerdi. Çekmeselerdi bir sürü para boş yere harcanmaz ve bir çöplüğü daha sinema dünyasına kazandırmazlardı. Ne gerek vardı! Yine masa örtüsünün kenarından aşağıya düşen bir damlaya dönüştü yazım.
Yazar Andrew Sullivan ve yönetmen Geoffrey Orthwein birlikte yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı filmleri Bokeh'i izlerken; İzlanda'nın güzelliklerine ve kendi yalnızlıklarına hapsolmuş çift ile, ada ve dünya kadar ıssız hissettim ben de kendimi. Beklediğimin aksine erkek bu senaryoda oldukça iyimser ve kendisine biçilmiş olan rolü oynarken; kadındaki parçalanmaları, umudun ve umutsuzluğun çırpınışlarını görebiliyorsunuz. Bu durağan ve post-apokaliptik dünyada durmadan ben olsam ne yapardım diye kendimi sorgularken aynı zamanda huzur buldum ve dinlendim. Nasıl ki karakterler sessiz bir dünyada cevaplar aradıkları bir yolculuğa çıktıysa ben de kendi içimde cevaplar aradığım bir yolculuğa çıktım. Bokeh, dünyadaki ve yaşamdaki her şeyin anlamsız olduğu noktalara çıktığında ben de aynı varoluşsal anlamsızlığı hissettim. Karakterlerin, yalnızlaşmış bu dünyaya karşı verdikleri tepkilerini ve sergiledikleri davranışlarını da gayet doğal buldum açıkçası.
Ve damla masa örtüsünden kayarak yere düştü.
Uzun süredir çok sıkılıyorum.
Hiç yeni bir içerik üretmiyorum, işim ve derslerim dışında tabi. O klasik "memur hayatı" döngüsüne girdim galiba. Biliyoruz artık, anladık hayatın inişlerden ve çıkışlardan oluştuğunu. Şu sıra genelde basamaklardan aşağıya yuvarlanıyorum. Ve "muhteşem" çıkışımı bekliyorum. Umarım çok uzun bir zaman sonra gelmez daha yakın bir gelecekte uğrar bana. Tüm sosyal medya hesaplarımı, bloglarımı ve YouTube kanalımı boşladım. Issız birer sokak şimdi hepsi. Biri herhangi bir hesabımı ele geçirse ruhum duymayacak gibi geliyor bazen. Kendimde o yeniden başlama ve tüm mecralarda planlı, programlı insanların soytarısı olacağım içerikler üretebilme cesaretini bulamıyorum. İsteğim de kalmadı açıkçası. "So what?" havalarındayım.
Kendimle yüzleşmekten korkuyorum.
Odamın sadece kullandığım kısımlarını toparlıyor, gerisine dokunmuyorum. İşte, öğlenleri yemeğe çıkmıyor, evden getirip yalnız başıma ofisimde yiyorum. Bol bol çevrim içi alışveriş yapıyorum ve kargolarım geldiğinde tebessüm bile etmiyorum. Bir şeyi beğenmiş ve satın almış olmanın ve o şeye kavuşmanın nasıl bir his olduğunu unuttum.
Belki de yaratıcılığım kış uykusuna yatıyordur ha, ne dersiniz?
Kalemimin ve uzun süredir yapmayı bıraktığım işlerdeki "iş yapış" şeklimin gerilediğine hiç mi hiç şüphe yok. Asgari miktarda ve bana verilen standart formatta iş ve okul çerçevesinde içerikler ürettiğimden bir nevi yine makinalaştığım korkusuna kapılıyorum. Bu sığ hayat döngümde kendim için yeni hiçbir şey üretmiyorum. Kitap da okumuyor olsaydım ölürdüm herhalde! En azından başkalarının ürettiklerini okumak, sayfalara, mekanlara, eşyalara, hikayeye, kurguya, karakterlere, diyaloglara; yazarın üslubuna, ruhuna, hislerine, dünyasına ve heyecanına karışmak bana iyi geliyor. Kitabı elime aldığımda onun dünyasında kaybolmak kendi dünyamda da kaybolmamı sağlıyor.
İlham mı dersiniz yazma isteği mi motivasyon mu enerji mi bilmiyorum? Onlar benden gitti işte, hepsi aynı şey.
Üretmeye duyduğum açlık içimde bir anda kurudu. Bir anda tak diye tüm damarlarımdan çekildi. Bir anda kestim içerik üretmeyi, yavaş yavaş bir çöküş de olmadı. Kendime bile şaşırdım. Yılda bir kere oluyordu bu bana ama genellikle yavaş yavaş seyrelterek bırakıyordum içerik üretmeyi. Bir anda her yeri terk ettiğim ve bir daha dönmek istemediğim hiç olmamıştı. Her gittiğimde döneceğimi bilerek gidiyordum bu sefer hiçbir istek veya tetikleyici bir neden bulamıyorum. Dönmek için...
Yazmak için çok yorgunum.
İnsanlar nereden buluyorlar her gün üretecekleri içerikler için zamanı, motivasyonu, enerjiyi ve tüketicilerden gelecek geri bildirimlere karşı hazır olma gücünü... Stephen King, Misery(Sadist)'de "Yazmak, yazarın mastürbasyondur." gibi bir ifade kullanmıştı Paul Sheldon üzerinden. Hiç bu açıdan bakmamıştım bu olaya. Tiki kızların "Ben kendim için üretiyorum, kimse için değil!" dediğini duyar gibiyiz. İnsan olmanın ne demek olduğunu keşfetmekten aciz insancıkları evrenimizin dışında tutuyorum. Gerçek yazarlar ve gerçek üreticiler onlar her şeyden önce kendileri için üretirler.
Paradan, statüden, hayranlardan da öte kendilerini tatmin etmek için. Son paragrafın son cümlesine noktayı koyup uzaklaşarak ürettikleri şahesere kendileriyle gurur duyarak bakabilmek için yazarlar. Kelimelerin ve birleştiklerinde cümlelerin lezzetine doyamazlar. Ve şöyle derler: "O kadar iyi oldu ki!" Gerçek bir yazarın bence tüm ruhunda hissettiği şey budur: kendisi için yazmak.
İyi ki Organik Karalamalar var. Vallahi reklam değil. Burası bir avuç insanın sebebini bilemediğim bir şekilde ziyaret ettiği bir sığınak sadece. İyi ki kendim için bu sığınağı inşa etmişim. Bağırma yastığı gibi içimi dökmek istediğimde uğrayıp sesim kısılana kadar bağırabildiğim bir yerim var.
Kendim için yazabildiğim bir yerim var!








Yorumlar
Yorum Gönder